6 Mayıs 2008

Yirmi yılda bir gülerim!

Andavallılar youtube'a erişimi engellemiş yine. İyice espri konusu olmaya başladı bu durum. Neyse şimdi bu yasağın ne kadar angutça olduğunu anlatıp, zaten etmiş olduğunuz küfürleri buraya yazacak değilim, her üç blogdan biri yarına kadar yapmış olacak onu. "andavallılar" tabiri de bu konudaki tüm fikirlerimi özetlemeye yeter.
Bu yasağın ucu en çok bana dokundu. Lan, hayatımın ilk kısa filmini youtube'a gönderdiğimde engellenir mi youtube. Çok pis bir tesadüf oldu.
Ben de şimdi oturdum metacafe'ye gönderiyorum videoyu, ahanda gönderdim(henüz denetim aşamasında). Filmi sonuna kadar izleyene bir adet Cevval Portakal'ın gerçek ismini öğrenme kiti hediye(lanse edeni döverim). İzleyin işte sonuna kadar kısa zaten, kısa film.
Bu işten de çok keyif aldım. Kafamda kurduğum bir şeylerin birileri tarafından kamera önünde canlandırılmış olması çok hoşuma gitti, zaman zaman tekrarlamayı düşünüyorum. Film bir yarışma için çekildi. Fark ettim ki cennet vatanımda sürekli birileri kısa film yarışması düzenlemekte, hepsine bir senaryo yazar oldum, bu postun gecikmesinin nedenlerinden biri odur. Bu imkanı bana sağladıkları için de Selçuk Atakan ve tüm emeği geçen arkadaşları gözlerinden öperim, burunlarından öperim hatta tiksinmeden.
Youtube yasağı üzerine ekleyeyim; ben şu anda patır patır girebiliyorum siteye. Bir çok proxy sitesi işe yaramıyor, çoğunda youtube'u açsanız bile "Get the latest flash player" uyarısıyla karşılaşıyorsunuz, latest flash playerı getseniz bile sorun çözülmüyor. Bu sitede öyle bir sorunla karşılaşmadım ben. Alttaki boşluğa "www.youtube.com" yazıp basın "browse"a, çiğneyin yasağı. Bir arkadaşıma gönderdim linki, "bende açılmıyor abi!" diye sitem etti. Ama yine de siz bir deneyin, bir şey kaybetmezsiniz. Neden bende açıldı da onda açılmadı, valla hiçbir fikrim yok.
Az önce çiğneyin yasağı dedim, kimse yadırgamadı değil mi? Demek ki neymiş; bir yasağın aptalca olduğunu düşünüyorsanız onu çiğnemekten çekinmiyormuşsunuz, otoritenin konumu da sizi ilgilendirmiyormuş. Kendiniz hakkında bu gerçeği keşfettiyseniz, etrafınızdaki diğer aptalca şeyleri de görebilirsiniz demektir, tebrik ediyorum aydınlandınız.
Konuya madem yasaktan girdik devam edeyim, ülkemin şöyle bir kaderi olduğuna inanıyorum ben: Bu ülkede, ortalama 20 yıllık periyotlarla, zamanında milletçe ne kadar komik şeyler yaptığımızı anlatıp gülüyoruz.
Düşünün bak 20 yıl öncesinin yasaklarını, içine düşülen komik durumları. Yaş 23. Tam 20 yıl önce babam bana Milupa marka mamayı, kokain satın alır gibi alırmış, zira yabancı marka malların satışı yasakmış bu ülkede. Eczaneye girer, kimseye duyurmadan sessizce "milupa bebek maması alacağım" dermiş, eczacı bir süzermiş; polis mi acaba diyerekten, güvenini kazanırsa çıkartırmış mamayı gizli dehlizlerden 5 katı fiyatına. Adam oğluna mama alıyor lan, komik değil mi? Hatta annem beni muayeneye götürdüğünde doktor "neyle besliyorsunuz bunu, ne güzel kilo almış?" diye sormuş da kadıncağız "muhallebi yiyor" diyerek ört bas etmiş bu illegal durumu.
Ondan bir yirmi yıl öncesine gidin; Almanya, Türk işçi alımına başlamış, sene 1961. İşçi alınırken istenen kriterlerden biri de alınan işçinin dişlerinin tam olmasıymış, dişçiler tarihi vurgun yapmış. At alır gibi dişlerine bakarak adam alınmış bu ülkeden, komik mi? Tamam, biliyorum trajikomik.
Eminim ki 1940 senesinde de 1960 yılındaki insanları güldüren bir iki abuk durum yaşanmıştır. Hatta gidin gerilere, ne bileyim Göktürklere kadar gidin, 20 yılda bir kesin olmuştur bir şeyler.
Bu yasaklar da 20 yılın getirisi, hiç merak etmeyin yani. Biraz yaşlanınca şu ülke üzerine anlatacak komik anılarımız olacak. Görmüş geçirmiş insanlar olacağız hepimiz, "youtube haftada bir engellenirdi..." diyerek dinleyenlerimizi şaşırtacağız. Güzel bir şey aslında, her yaptıkları nizami, her uygulamaları akılcıl bir toplum olsaydık bu kadar eğlenemezdik. Mizahtan yoksun kalırdık. Güzel böyle güzel, zaten hikayem film olmuş çok keyifliyim ben.

Cevval diyor ki:
Ne yap et, youtube'a gir!
Sanatı sanatçıyı sev, burunlarından öp!
Göktürkler'e git, bir kısa Winston kap gel!


Devamını da oku!>>

2 Mayıs 2008

Hayvanı severim, komşudan ötürü!

Hayvan severim ben. Çok duyarlı değilim bu konuda ama seviyorum hayvanı. Bu sevginin geçmişi de var. O yüzden zamanda yolculuk yapacağız şimdi.
Ben küçükken tek başıma doğmuşum, ikizim filan yokmuş yani. Aynı ailede benden önce doğan olmadığından kardeşim de yokmuş, benden sonra doğan da olmayınca "tek çocuk" sıfatını kazanmışım. Tek çocuk da ne pis bir sıfattır, sürprizlerle doludur, ürkütür bazen. Sorulur hep tek çocuğa "kardeşin var mı?" diye, "ben tek çocuğum" cevabını alınca göz bebekleri büyür soranın. Başında bir şaşırır, sonra süzer sanki çocuk her an bir pislik yapabilecekmiş gibi. Kırılabilir eşyaları kaldırır ortadan, emin olana kadar göz hapsinde tutar çocuğu. Kardeşsiz büyüyen çocukların şımarık, haylaz, psikopat, seri katil, tazmanya canavarı vs... olabileceği yönünde bir inanış vardı ben küçükken, hala öyle mi bilmiyorum. Bu inanışın üzerine bir de tavsiye edilen; "tek büyüyen çocuğun bencil olmaması için bir ev hayvanı edininiz", fikri vardır. Benim ebeveynlerimin de aklına yatmış olacak ki bu fikir, kediyle büyüttüler beni. 3 yaşımdayken alınan kedi ben 16, kendi 13 yaşına gelene kadar kardeşlik etti bana. Çok da akıllı hayvandı, laftan anlayan hayvan kavramıyla tanıştırdı beni.
Bencil oldum mu, olmadım mı bilmiyorum ama bir süre sonra hayvanı insanlardan çok sever oldum. Komşularımızdan filan daha çok seviyordum kediyi. Çok da haklıydım bence, masum yani hayvan bir hinliği yok ki. Komşu öyle değil, komşu puşt, komşu çakal. Ama kedi zararsız verirsen yiyor, vermezsen yemiyor, çok aç bırakırsan evdeki kuşu yiyebilir tabi. Kedi varken eve bir de kuş alınmıştı o zamanlar, kediye "sakın yeme lan bunu, postalarız seni sokağa" denmişti, o da yememişti, yıllarca dönüp bakmadı bile kafese. Laftan anlamaktan kastım budur, keriz köpek gibi otur denince oturmakla olmaz o laftan anlamak. Yiyorsa neden sonuç ilişkisi üzerine düşünüp değerlendirsin köpek söylenileni, öyle itaat etsin. Kedi nankördür muhabbeti var, alakası yok. Kedi akıllı. Biz bir hayvanın akıllı olması işimize gelmediğinden ona nankör diyoruz. Köpek saf, iki kuru ekmek ver kapından ayrılmaz. Kediye verirsin yer, bakar suratına bekler biraz, bir tane daha vermezsen basar gider, keriz mi kapında beklesin seni. İnsan da aynı, var mı bir kere yemek verip de kapınızda günlerce bekletebileceğiniz insan, yok.
Kedinin köpeğin de sokak kökenlisini daha çok severim ben, varoş hayvandır o. Cins hayvan gibi değildir. Cins hayvanı herkes sever, sevgiye doymuştur. Gelir kafasını okşarsın sallamaz seni, şımarık olur, bütün gün seviyorlar onu senin okşamana mı kaldı. Keriz gibi hissederim kendimi başkasının cins hayvanını severken. Öyle bir durur ki o hayvan, sanki sen onu sevmiyorsun da o sana kafasını okşatmak lütfunda bulunmuş. "köpek mi beni seviyor lan yoksa", diye düşündürür beni. Sokak hayvanı sevgiye daha aç ama, onun kafasını sevince daha çok sevinir o, değerini bilir. Sokak köpekleri öyledir özellikle, bir kere sev eve kadar takip eder. Kedi yavruları da aynıdır, bir kere seversin koşar peşinden. Büyüyünce akıllanıyor ama kediler, öyle bir kuru okşamaya kanmıyor, ihtimalleri pislikleri hesaplıyor, güvenini kazanmak zaman alıyor.
Hayvan severim ama duyarlı değilim demiştim, duyarlılar da bir acaip lan. Sokak hayvanlarını kısırlaştırma kampanyası düzenliyorlar paso. Yani diyorlar ki; biz insan ırkı olarak yeri göğü betonla doldurduk, diğer yaşam formlarına yaşayacak alan bırakmadık, beton sokaklarımızda gezer oldular, yaptığımız eziyet yetmedi, çüklerini tek tek büküp soylarını kurutucaz. Kendi çükünüzü bükün de kediye köpeğe yaşayacak yer kalsın kuntizler. Uzaylılar dünyada yaşayabilmek için gelip, hepimizi tek tek yakalayıp andropoza/menopoza soksa, soyumuzu tüketse, iyi mi olur.
Duyarlılık çok tuhaf bir şey, "sokak köpeklerine barınak sağlansın, bilmem n'apılsın, allaahh allaahh!" diye bir yırtınış var. Lüzumsuz aslında. Elleşmeyin mutlu mutlu yaşıyorlar işte, çöpten filan da olsa yiyor onlar bir şeyler. Çok duyarlıysan arada bir balkondan bir şeyler at aşağıdaki hayvanlara yeter. Ne uğraşıyorsun gariplerle.
Çocukken sokağa alıştırdığım bir sokak köpeği vardı, evden bir şeyler çıkartıp doyuruyordum bunu paso. Zararsız kirli cılız bir hayvandı işte, "Cevval alıştırdı köpeği sokağa..." diye laf yapar oldu puşt komşular. Çocuk aklımla dahi anlamamıştım bu mantığı, alışsın sokağa ne var ki renk oldu işte. Günün birinde yavşak komşulardan teki sopalayıp kovalamıştı hayvanı sokaktan, ciyaklaya ciyaklaya kaçtı hayvan bir daha geri gelmedi. Bir gün okuldan dönerken köpeğin ölüsünü gördüm uzaklarda, araba çarpmıştı herhalde. Belki de bizim çıkmaz sokağımıza alışmış olsa araba çarpmayacaktı diye düşündüm. Şahane beddua ettim komşuya, balkonuna asılı temiz çamaşırlara topak topak çamur atmaya başladım. Çocuk halimle, o temiz masum bünyeyle ettiğim beddua nasıl tuttuysa, kısa bir süre sonra rahatsızlandı kadın, hastanelik oldu. İyi de oldu. Hala için için sevinirim bu duruma, hak'etmişti. Araba çarpıp ölmüş olsa yine üzülmezdim herhalde. İlahi adalet derdim. Dedim! Hastalanınca da dedim ilahi adalet diye. Şimdi büyüdüm ilahiyatı pek mantğım almaz oldu, tutmuyor beddualarım. Böyle başına bir şeyler gelmesini istediğim biri olsa değiştiririm ama fikrimi.

Cevval diyor ki:
Hayvanı sev!
Komşunun hayvan sevenini sev!
Komşunun başını okşama!


Devamını da oku!>>