Günlerdir kayıbım. Hani kaybolduk ama o zaman zarfında hatırda kalır bir macera da yok. On gün olmuş bir kelime yazmamışım buralara. On gün içinde de yazacak bir şey yaşayamamışım...
Tam bunları düşünürken kapı çaldı az önce, gittim açtım. Elinde kağıtlarla bir kız çıktı karşıma, apartmanda herkesin doğalgazı var mı? diye sordu. Valla bir fikrim yok ama hepsi geçmiştir herhalde doğalgaza, dedim. Sizde varsa tüm apartmanda da vardır ama, diyerek kendini de beni de inandırmaya çalıştı. Bizimki kat kaloriferi, diyerek karşı çıktım bu önermeye. Düşünürken "hmm" diye ses çıkardı, sonra bir an durakladık. "Kaç para veriyorlar?" diye sordum. Yirmi kaat, dedi. Boşver o zaman 10 daire var, hepsi doğalgaz kullanıcısı yaz gitsin dedim. Değmez dimi haklısın, diyerek onayladı beni. Kesinlikle değmez, diyerek destekledim onu. Saol dedi, güldü gitti sonra. Ne sevimli kızdı lan.
Böyle sitcom kıvamında diyaloglara girebildiğim insanları çok seviyorum. Bir şey ima ettiğinde onu anlayıp cevap verebilenler vardır ya, aynı zamanda espriye espriyle karşılık vermek gibi bir özellikleri de bulunur bunların, işte bu tip bir insanla saatlerce konuşabilirim. "Kaç para veriyorlar?" diye sorduğumda anlamasa, saf saf suratıma baksa, açıklamak zorunda bıraksa beni tüm büyüsü bozulurdu. Ama anladı ya neyi kastettiğimi o hoşuma gitti işte. Telefonunu filan alsaydım lan keşke...
Neyse ana yemeğe geçelim, en son biri "Tuzla tersanelerindeki ölümler üzerine bir şeyler yazar mısınız? Çok önemli bir konu bu, sessiz kalınmamalı" demişti, ben de "hay hay" demiştim. Onu yazayım en iyisi, "hay hay" da ne acaip bir laftır, nereden geliyor acaba, Recep'e sormalı, fransızca olabileceğinden şüpheleniyorum.
Bu tersanelerdeki felaketin tek nedeni bizim türk olmamızdır efendim. "türk olmak"tan kastım karakteristik özelliklerimiz. Biz türkler öncelikle kurnaz, akabinde sorumsuz, son olarak da umursamazız. Açıkçası; biz böyle ince işlerin adamı değiliz, kimse telef olmasın oralarda boşuna. Bir kendimizi tanıyalım önce.
Mesela şimdi, vergi iadesi zamanlarında(artık kalktı biliyorum) esnaf çevresinden fiş isteyenler, kontör kartlarındaki şifrelerin kombinasyonunu çözüp sürekli beleş kontör yüklemeyi aklından geçirmişler, ev tutarken emlakçıyı aradan çıkarıp ev sahibiyle anlaşmışlar ve öğrencilik yıllarında su, elektrik saatlerini durdurmanın yöntemlerini araştırmışlar parmak kaldırsın. Dürüst olun efendim, görelim parmakları çekinecek bir şey yok, çoğunu kendimden örnekliyorum zaten.
Şimdi de her işi yumurta kapıya dayanınca yapanlar, sokaklardaki büyük yuvarlak cam şişe toplama hedelerine bir kez olsun bile cam şişe atmamışlar, borçlarını zamanında getirmeyenler, kredi kartına manyak gibi yüklenip sürekli katlanan borcunu nasıl ödeyeceğini düşünmüşler parmak kaldırsın.
Son olarak da emniyet kemerini her zaman takmayanları, seks esnasında korunmayanları, çalışan bilgisayar kasasının içine elini sokabilenleri, müzelerde ve tarihi mekanlarda "resim çekmeyin" uyarılarına rağmen bir yolunu bulup eserin resmini çekenleri, hepatif vb... hastalıkların aşılarını olmayanları görelim.
Parmak kaldırmayan kaldı mı?
Örnekler rahatlıkla çoğaltılabilir, anlatmak istediğim bizler laubali insanlarız, doğamız böyle veya sonradan böyle olmuşuz mühim değil.
Gemi inşası ağır, riskli ve disiplin gerektiren bir iştir, denizcilik bölümünde okudum oradan biliyorum. Riskleri en aza indirebilmek için kullanılan cihazların, araç gereçlerin periyodik bakımlardan geçmesi, belirli bir süre sonra yenilenmesi gerekir. Aksi halde kazalar kaçınılmaz olur, böyle büyük bir işte yaşanabilecek kaza da muhtemelen ölümle sonuçlanır. Bu bakımların, önlemlerin hepsi de maliyet demektir, işini taşeronlara yaptıran kurnaz türk tersane sahibi böyle bir masrafın altına kolay kolay girmez. Ayriyetten çalışan işçilerin de belirli eğitimleri layığıyla almaları gerekir. Ucuz işgücünü oluşturan, tahsilsiz türk işçisi böyle bir eğitimden layığıyla, önemini kavrayarak geçmez. Hepsi tamamlansa bile, bu derece tehlikeli bir işte çalışan türk kişi baretini takmaz, yüksekte kısa süreli bir iş yapılacak ise aşağıya ağ germeye üşenir...
Hee tabi şöyle de bir döngü mevcut; bahsettiklerimin maliyeti hayli fazladır, işin içine o maliyet girdiği zaman da türk tersanelerinde bu kadar ucuza gemi yapılamaz. Dolayısıyla da talep bu kadar aşırı olmaz, iş yoğunluğu azalır. Bir neden de fakir ülke olmamızdan kaynaklanmaktadır yani, paraya milletin hayatını umursamayacak kadar aç laubali mağara adamlarıyız.
En başından "bu bizim yapacağımız iş değil" deseydik keşke. Tuzla sahili plaj olsaydı komple, apaçiler koştursaydı kumlarda, ıslak beyaz slip donlarla iyice çıplaklar kampına dönseydi Tuzla sahil şeriti. 1 milyar dolarlık ihracattan olurduk ama kimse ölmezdi. Ayriyetten yemişim ihracatını da ekonomiyi de, taşınamadım bir türlü ormanıma en çok o üzüyor beni. Haberlerde vardı geçen; kadın şehir hayatından sıkılmış, dağda yaşıyormuş, hangi ülke olduğunu unuttum. Kurtları evcilleştirmiş, Kevin Costner tadında takılıyor dağın tepesinde. Çok özendim var ya, elinden yemek yiyordu kurtlar bunun, yanında koşturuyorlardı filan. Nasıl doğayla bir olmuş o kadın öyle, nasıl bir huzura ermiş, yüzü gözü al aldı vallahi huzurdan. Ne güzel insanlar var lan dünyada, binde bir ama çok güzel insanlar var.
Cevval diyor ki:
On gün kaybolursan macerasız dönme!
Para kazanacağım diye ölme, milleti öldürme!
Herkes gemi yapamaz!
Devamını da oku!>>
