17 Temmuz 2008 Perşembe

Oku!

Eski yazılar var ya yenilerinden güzel he, mesela bak bu çok güzel, bak bak böyle bir şey daha var aylar öncesinden o da çok güzel. Okumadıysan onları oku bence, bakma tarihlerine sanki yeniymiş gibi oku. İkisini de okuduysan bak bunu Mart'ta yazmışım. (tamam lan tamam fırsat bulamıyorum, söz iki gün içinde kesin yazıcam bir şeyler)


Devamını da oku!>>

06 Temmuz 2008 Pazar

Akımın mutlusunu severim!

Bazen insan yalnız kalır düşünür, içe döner. Gözler açıktır ama görmez, bakmak ve görmek arasındaki farkı anlar. İçe döner, içine bakar. Hayal kırıklıklarını düşünür, mutluluklarını düşünür. Bu zamana kadar ne yaptığını düşünür. Bir ara kafasını kaldırır, zaten açık olan gözlerini açar. Etrafına bakar, loş ışık, şarap şişeleri, perdeye yansıyan gölgeler, perdenin desenlerinden fırlayan binbir çeşit surat, yamuk koca ağızlar, bitişik gözler, birinin gözü diğerinin ağzı olan bir sürü surat. Her şeyi farklı algılar insan o an etrafa baktığında. Sonra tekrar kapar açık olan gözlerini, düşünür...
Şaka lan şaka ne düşünecek insan, hehehe. Böyle düşünen insan varsa benden uzakta dursun, bakıyormuş da göremiyormuş... hade len! Halının, perdenin desenlerinden surat çıkarmadan bir çocukluk da geçirmemiştir herhalde kimse.
Uyanıklık yapıp sonraki satırlara bakmadıysan veya şu sayfaya ilk defa girmiyorsan şaşırdın ama en başında, kabul et. Bir değişiklik olsun dedim bu sefer, tırt melankolik bir giriş yapayım istedim. Hiç sevmem ben melankoli, tipim mi çok muzur duruyor nedir anlamadım ama yakıştıramamışımdır hiç kendime.
Ben beceremediğimden de olabilir, bu melankolik yarı karizmatik tavırların samimiyetine de bir türlü inanamamışımdır. Öyle düşünemez, o şekilde üzülemez bence insan, özellikle öyle üzülen insan çok şerefsizdir bence.
Biz de 23 sene zarfında üzülecek bol bol şey bulduk. Ama adeta estetikten uzak bir öküz gibi üzüldük, en yıpratanı salya sümük tiksinç bir görüntüyle gerçekleşti, daha hafifleri de ne yapacağını şaşırmış bir ifadeyle.
Tepedeki ruh haliyle üzülen insan ya gerçekten üzülmüyordur ya da üzücü olaylar karşısında bile poz vermeyi düşünebilen bir ruhsuz puşttur. İki türlü de çok samimiyetsizdir. Melankoliyi de samimiyetsiz insanı da sevmem ben.
Bir de melankoli bağımlılığı var, en acaipi. Er kişide pek görülmez gerçi bu durum, zayıflık olarak algılanır. Hatun kişilerde ise çok yaygındır, melankoli bağımlısı hatun kişi bir süre sonra kendi melankolik hallerine hasta olur. İkinci aşamada sorun bağımlılığına terfi eder, çünkü melankoliyi yaşatmak için sorun sahibi olmak gereklidir.
İşte en tehlikeli hatun kitlesidir bu sorun bağımlıları biz er kişiler için. Sorunlarıyla ilgilensen, her seferinde daha kıytırık bir neden bulur yeni dertler edinir, bir türlü mutlu olmaz o, mutlu olmak istemez zaten öyle diyelim veya üzülünce mutlu olur, bu derece tuhaf yani. Elleşmesen daha da bok bir hal alır. Ömür törpüsüdür, manyak eder adamı. Fikrimce böyle durumlarda ruh sağlığının cinsel hayattan önemli olduğu unutulmamalı, bazı fedakarlıklar erkenden yapılabilmeli ve feministlerden daha fazla küfür yemeden konu değiştirilebilmelidir.
Sırf şu yapmacıklıktan emo diye akım doğdu, bu derece yaygın artık hesap et. "emo olmak" denen bir şey var. Ben duygusal olacağım diyerek insan duygusal olur mu lan! Bu ne olum! Aynı şekilde "ben entel olacağım" diyerek jazz dinleyen de vardır ama entellik en azından sonradan kazanılan bir yeti, duygusallık öyle değil ki. Gerçi emonun da duygu yoğunluğu yüzüne vurmuşuna rastlamadım henüz. Bir köşede dikilip, yağmur yağınca sabunlu saçlarla kaçışmak belki bir iç sıkıntının belirtisidir, onu bilemeyeceğim.
Bu emo muhabbeti de şimdiye kadar görülmüş akımların en tırtıdır bence. 68 kuşağını da gördü bu topraklar, her ne kadar ispanyol paça ve biçimsiz saç modelinin ötesine fazla geçilememişse de az sayıda çiçek çocukların yine bir ideali vardı. Heavy metal felsefesi de vurdu geçti bir vakit, punk desen is not dead, disco devrinden bile nasibini az çok aldı şu ülkenin insanı ama emo cidden çok manasız be kardeşim.
Gelmiş geçmiş her akımın yine bir özgürlükçü yanı vardı, kendini dışa vurma durumu, kabullendirme çabası mevcuttu. Akım dediğin kitle hareketidir, bir felsefenin, fikrin kalabalığa yayılışıdır. Akımın coşkulusu mübahtır. Vosvos minibüslü hippi dayılarınız olmasa, onların peşine doksanların metal devrimi gelmese şimdi hem görünüşümüz hem yaşayışımız farklı olurdu. Her akım topluma yeni bir özgürlük bilinci katar, hoşgörü katsayısını arttırır. Akımların sesini duyuramadığı Anadolu insanı bu yüzden daha gelenekçidir. Duygusallığı, kederi, pasif öğeleri savunan bir hareket ise bu nedenle gerçek bir akımın gereklerini yerine getiremez, tırt diyoruz haybeden konuşmuyoruz yani, açıkladık.
Bunu da bitireyim artık, yaz yaz nereye kadar. Yazının bitmesi gerektiğini şu gönderi alanının sağındaki kaydırma çubuğunun boyutundan anlıyorum. Eğer ki o çubuk içinde hareket ettiği boşluğun beşte biri kadar küçülmüşse bu post bitmiş demektir. Eğer ki o çubuk beşte bir değil de altıda biri oluşturmaya başlarsa o da yazacaklarım tükenmiş, saçmalamaya yüz tutmuşum demektir. Her satırda küçülmeye devam ediyor, farkettiysen ufak ufak saçmalamaya da başladım, hadi öperler.

Cevval diyor ki:
Her şeye üzülme!
Üzülürsen poz verme!
Akımın akım gibi olanını benimse!


Devamını da oku!>>

30 Haziran 2008 Pazartesi

Öyleymiş gibi yapmam!

Çok sıcak lan, aşırı sıcak,ter bastı gittim dolaptaki JB şişesinden su doldurdum, içtim. Bir bardak daha doldurdum, onu da içtim. Sonra pratik olayım, sonraki adımlarımı hesaplayayım dedim, JB şişesine tekrar su doldurup, dolaba yerleştirip, daimi soğuk su sahibi olabilmek istedim. Baktım ki JB şişesinin ağzı o tepeden basmalı damacana aparatının plastik musluğunun ağzından küçük. O vakit, lan bu şişeyi suyun yarısını yere dökmeden doldurabilmek imkansız, nasıl olmuş da şişenin içine su doldurulabilmiş, diye düşündüm. JB şişesi de, damacana aparatı da standarttır tahminimce, elinde ikisinden de olanlar deneyip sonucu görebilir. Babam doldurdu herhalde şişeyi zamanında ama nasıl doldurdu? Suyun yere dökülmesini umursamadan şişeyi tamamen doldurma ihtimalini geçiyorum, ben bu evde huni ile de karşılaşmadım henüz, su diye viski içmediğimden de eminim. Nasıl yapabildi acaba, dahi lan bu adam!
Bugün yine sıcaktı, gündüz de gece de sıcak, sıcağın etkisiyle baygın baygın eve dönüyorum, sıcaktan bunalan ev kadınları da bahçeye atmış kendilerini. Apartman bahçesine apartmanın en hamarat(muhtemelen emekli) aile reisi tarafından inşa edilmiş piknik masasına kurulmuşlar. Bahçe kapısından adım attığımda yoğun ilgiyle karşılaştım, hal hatır sordular, "n'oluyo lan" diye düşünürken ev kadınları sigara istedi benden. Neden gidip sigara almadılar da kurtarıcı gibi beni görüp sigara istediler hala anlayamıyorum, sıcaktan herkesin kafası farklı çalışır olmuş. Bahçe kapısı da bizim evin görüş açısına, dolayısıyla babamın da görüş alanına girmekte(Commandos gibi düşün). "veririm ama burası sakıncalı bölge" dedim, evin penceresini işaret ettim. "tamam o zaman gel burada ver" diyerek apartmanın içine çektiler beni. Apartmanın içinde gizli gizli sigara dağıttım.
Ev kadınlarına uyuşturucu satıyormuş gibi hissettim kendimi. Çok enteresan bir deneyimdi cidden. Bana şaka filan mı yaptılar acaba kendi espri anlayışlarına göre, neydi ki şimdi bu.
Baba yanında sigara içmeme, sigara göstermeme, sigara içmiyormuş gibi davranma da ne kadar yaygındır şu topraklarda. Babamla bu derece arkadaşça bir ilişkim olmasına rağmen ben bile yaşıyorum bu durumu, sen hiç tuhaflık arama yani kendinde. Gerçi aslında yanında çıkarıp bir tane yaksam hiç sanmıyorum ki adam bir şey desin, zira içtiğimi de biliyor tabi ki ama işte bu anonim kural işlemiş dna'larıma. Ben kendim rahatsız olurum en başından, öyle arkadaşımın yanında içiyormuş gibi içemem o sigarayı, piç olur.
Aslında düşününce "yokmuş/öyle değilmiş gibi davranma" şekli çok yaygın bizlerde. Hani sigara ayıbı gibi gelenekselleşmiş bir durumu geçtim, en modern haliyle bile ciddi ciddi kurumlar sergiliyor bu tavrı.
Mesela: Devlet, internet kelimesinin açılımının "international network" olduğunu bilmiyormuş, örütbağ kendi tekelindeymiş, siteleri ne kadar engellerse engellesin insanların ulaşabileceğinin farkında değilmiş gibi davranıyor.
Telekom ve bazı GSM operatörleri, sanki internette torrent, mp3 siteleri, paylaşım programları yokmuş, insanların bu imkanları kullandığının farkında değilmiş gibi reklam yayınlıyor. Sınırlı ve dandik arşivleriyle "gelin mp3 indirin, 3 kontöre 3 kıytırık popçu..." gibi kampanyalar başlatıyor.
Devlet adamları, sanki bizi Avrupa Birliği'ne almayacaklarının farkında değillermiş gibi "Avrupa Birliği yolunda attığımız adımlar hede hödö..." diye demeçler veriyor. Lan adamlar 2020 diyo, gerçekten de hala taşak geçtiklerinin farkına varamadıysanız siyasetçi olması gereken son insanlarsınız demektir. Aksi halde de siz bizimle çok temiz taşak geçiyorsunuz manası çıkıyor, hangisi daha kötü bilemedim.
Dindar insan, etrafındaki herkes dini kaidelere göre yaşıyormuş tavrı sergiliyor. Müslüman ülkeyiz diye yeri göğü inletiyor. Lan ülkenin müslümanı mı var, namazında niyazında ülke komple cennete mi gidecek. Din, Allah'la ülke arasında mı ki?
Entellektüel kişi de aynı şekilde, sanki ortalıkta hiç angut yokmuş, herkes söylediğini anlayabiliyormuş gibi öyle bir konuşuyor, öyle bir yazıyor ki. Senin yaptığın göndermeyi çevrendeki on adamdan dokuzu anlayamaz abicim işte, neden bunun farkında değilmiş gibi konuşuyorsun ki sen şimdi, anlatıyor ayağına yatıp kendini mi yüceltiyorsun, masturbasyon yapıyorsan bizi niye alet ediyorsun. Döverim ben seni.
Herkes işine geldiği gibi kendine bir hayal dünyası yaratıyor, o dünyada yaşıyormuş gibi hareket ediyor. Çok saçma lan.
Şu dünyada bir ülke, başka bir ülkeye demokrasi getiriyoruz diyerek bomba attı! Bunun da ötesi yoktur herhalde. Pezevenkler demokrasiyi önceden ahirete kurmuş, demokrasisiz kalmış mutsuz insanları bu şekilde topluca huzura kavuşturuyorlar sanki. İşin aslını sen de, ben de, herkes biliyor zaten, ee sen espriyi kime yaptın. Bir de üzerine neden gerçekten de öyleymiş gibi diretiyorsun ki.
Nereye baksam bir saçmalık, bir anlamsızlık, bir mantıksızlık. Vulkan'lı mıyım neyin ben de anlamadım. Çok saçma çok, herşey öyle mantıksız ki Kaptan Kirk.

Cevval diyor ki:
Dünya'nın çok saçma bir yer olduğunu farket!
Öyleyse öyleymiş gibi yap, değilse yapma!
Demokrasi patlamaz!


Devamını da oku!>>

24 Haziran 2008 Salı

Gurur yapar, ölür giderim!

Yeni bilgisayar edindim, yarı yarıya yeni sayılır. En azından çin malı, inanılmaz hafiflikte(muhtemelen malzemeden çalmışlar) yeni siyah kasam ile yeni bilgisayar almış gibi hissediyorum kendimi. Sonunda teknik aksaklıklardan ötürü bu ay boynu bükük kalmış blogumu güncelleme fırsatı da bulabildim.
Bilgisayar olmayınca evde durulamıyor, yazın da sosyal olunamıyor, ben bunu anladım geçen bir haftada. Ne pis sıcak yaptı, bu ne bea! Sigarayı bile dörder beşer alıyorum, bakkala giderken bronzlaşmamak için. Beyazım, mutluyum.
Bu geçen zaman zarfında ara ara akşamları bir iki arkadaşımla ormana gittim, biraz vakit geçirdim, alkol alıp ormanın dinginliğinde huzur buldum da az çok internet eksiğimi unutmamı sağladı.
Bir de televizyon ne kıytırık icattır, aslında güzel fikirmiş en başından ama çok boktan bir hal almış şimdilerde. Nasa üssü gibi benim çatım, diktim çanakları, 1500 küsür kanal var, 1500'ünde de izlenecek bir şey bulunmaz mı be kardeşim, Fashion TV'yi bile her açışımda pezevenk kılıklı modacıların röportajlarına denk geldim bir hafta boyunca.
İyi, benim bu dünyaya açılan kapımın kapandığı dönemler Avrupa Şampiyonası'na denk geldi de az çok eğlenebildim. Nasıl da bir manyaklığa doğru gidiyorsak, her üç reklamdan ikisi Milli Takım içerikli, haber bültenlerinin yarısı Milli Takım haberleri; Arda antremanda osurdu, evet millilerimiz yarı final öncesi koşuyorlar, evet şu anda millilerimizi koşarken görüyorsunuz, hakkaten koşuyorlar çok enteresan sayır seyirciler, şimdi de ekranlara Semih'in attığı golü 823654. kez Wining Eleven animasyonuyla getiriyoruz(atv yamuk yaptı, vermiyor görüntüleri)... Bu durum en çok da reklamcılara yaradı, yarı finale gelemesek o animasyonla bezenmiş pahalı reklamlar çok kötü patlayacaktı ellerinde. Bir de Helldorado'ya acaip yaradı.
Bu arada transformers milli takımın tuhaf performans grafiğinden hiç söz edesim yok, söyleyecek bir şey yok çünkü. Hırvatistan maçı bittiğinde Fatih Terim'i yakalamışlar, adamdan açıklama bekliyorlar. Ter içinde durdu, baktı baktı mikrafona, "demek ki gol yemeden açılamıyoruz" dedi. Euheuehueh takımın teknik direktörü yav bu açıklamayı yapan. Takım üzerine en teknik sözü söyleyebilecek insan bunu dedikten sonra, millet daha neyi yazıp çiziyor anlamış değilim. Cidden de dünyanın en tuhaf maçlarını izledik, kendi tuhaflığımızdan ötürü olsa gerek. Maç galibiyetlerini de birbirimizi vurarak filan, en enteresan şekillerde kutluyoruz ya, işin tuhaflığı git gide artıyor. "maç bilançosu" diye bir terim var bu ülkede, maçın ertesi günü haberlerde hava durumu gibi yayınlanıyor. Bu da çok tuhaf bir durum bence.
Aslında bu ülkede her olay hava durumu gibi yayınlanıyor enteresandır. Kuş Gribi: Adana;8, Mersin;12 Van:11 Konya;3... Bu yılın trafik blançosu: Toplam; 1875 Karayollarına göre dağılımı; Afyon-Ankara:318... Kırım-Kongo kanamalı ateşi: Van:7 Samsun:9 Trabzon:5...
"Kırım Kongo Kanamalı Ateşi" de ne acaip hastalık ismidir. Gerçi eşek değiliz, araştırdık; hastalık Kırım'da ilk kez görülüp, yayılımını Kongo'ya kadar sürdürdüğü için böyle bir isim almış. Tahminen kuşların göç yolları ile alakalı bir durum. Yoksa düşününce insanın "Kırım nerde, Kongo nerde lan ayı" dememesi işten değil. Kırımla Kongonun tam ortasında bulunmamızdan ötürü bizde bolca yayıldı galiba virüs.
Ben, "bana bir şey olmazcı" türk boyundan geldiğim için pek sallamıyorum ama bu durumu, yakın zamanda kampa gitmeyi filan planlıyorum hatta. Önceden bir kene macerası yaşamıştım zaten, tecrübeli sayılırım bu konuda.
Bu anıyı daha önce yazdım mı, hatırlamıyorum. Yazmadım ama sanırım, yok yok yazmamışım. Neyse işte, geçen yazın kene uzmanlarına çok para kazandırdığı dönemlerinde ben gidip çadırımı kurmuştum ormanın ortasına. Gitmeden önce de çevremin ve öncelikle babamın, "çok sakat bak, kene ısırır ölürsünüz..." içerikli serzenişlerine esprili yanıtlar verdim, bir güzel tiye aldım, otoritenin onuruyla oynadım. Son ana kadar da babam çok diretmişti.
Kampa gidildi dönüldü, eve geldiğim günün akşamı vücuduma saplanmış siyah bir şey gördüm. Kene olabileceği aklıma gelmedi, pek böcek gibi durmuyor o şey, ufak taş veya tahta parçası gibi bir görünümü var, kolu bacağı pek farkedilmiyor yani, sert de bir mahlukat. Tuttum, çektim çıkardım ben bunu. Çıktıktan sonra farkedebildim kene olduğunu. Öncelikle babam olmak üzere, tüm çevreme "yaaa ben demiştim hıyarağası..." deme imkanı tanımak o an ölümden daha ağır göründü bana. Başıma bir şey geldikten sonra birinin "ben demiştim" demesi kadar sinir bozucu bir şey olamaz bence. Tabi tüm uyarıda bulunanlara, "yaa ne panik adamlarsınız allasen, ben umursamaz ve ne yaptığını bilen bir insanım, farkettiyseniz sizin bu tırsak uyarılarınıza soğuk kanlılıkla gülüp geçiyorum keh keh keh..." cevabı vermemin de etkisi var. Hastaneye filan gitmedim, beraber kampa gittiğim arkadaşlarımdan başkasını da haberdar etmedim durumdan.
O gece internette biraz araştırdım hastalığın belirtilerini, baktım benzer bir durum yok. "şimdi yatıp da yarın kalkamamak var" diye düşünerekten uyuyakaldım akabinde, ertesi gün gözümü açtığımda da yeniden doğmuş gibi mutlu oldum.
Ölüm riski alarak onurumu kurtardım, kimseyi haklı çıkarmadım. Kendimle gurur duyuyorum.
Çok sıcak var ya hava çok sıcak. Kapıyı açıyorum, pencereyi de açıyorum, ceyran yapıyor ikisinden biri kapanıyor. Tekini açıyorum, ceyran yapamıyor pişiyorum, aralarına bir şey sıkıştırayım ben en iyisi, kapanmalarını engelleyeyim, rüzgarın kaba kuvvetine karşı zekamı kullanayım. Hadi ciao bella.
Dipnot: Bilgisayar yeni olduğundan fotoşop vs... bir şey yüklü değil. O görseli "paint"de hazırladım. Çektiğim ızdırabın tarifi yok, bol küfürlü bir benzetme var onu kullanmak istemiyorum.

Cevval diyor ki:
Kene ısırırsa kimseye çaktırmadan hastaneye git!
Vantilatör dünyanın en güzel icatlarından biridir!
Almanya maçını alırsak, mutluluğunu el bombasıyla sergile!(şaka lan şaka hayvan adam seni)


Devamını da oku!>>

16 Haziran 2008 Pazartesi

Kendini tanı!

Günlerdir kayıbım. Hani kaybolduk ama o zaman zarfında hatırda kalır bir macera da yok. On gün olmuş bir kelime yazmamışım buralara. On gün içinde de yazacak bir şey yaşayamamışım...
Tam bunları düşünürken kapı çaldı az önce, gittim açtım. Elinde kağıtlarla bir kız çıktı karşıma, apartmanda herkesin doğalgazı var mı? diye sordu. Valla bir fikrim yok ama hepsi geçmiştir herhalde doğalgaza, dedim. Sizde varsa tüm apartmanda da vardır ama, diyerek kendini de beni de inandırmaya çalıştı. Bizimki kat kaloriferi, diyerek karşı çıktım bu önermeye. Düşünürken "hmm" diye ses çıkardı, sonra bir an durakladık. "Kaç para veriyorlar?" diye sordum. Yirmi kaat, dedi. Boşver o zaman 10 daire var, hepsi doğalgaz kullanıcısı yaz gitsin dedim. Değmez dimi haklısın, diyerek onayladı beni. Kesinlikle değmez, diyerek destekledim onu. Saol dedi, güldü gitti sonra. Ne sevimli kızdı lan.
Böyle sitcom kıvamında diyaloglara girebildiğim insanları çok seviyorum. Bir şey ima ettiğinde onu anlayıp cevap verebilenler vardır ya, aynı zamanda espriye espriyle karşılık vermek gibi bir özellikleri de bulunur bunların, işte bu tip bir insanla saatlerce konuşabilirim. "Kaç para veriyorlar?" diye sorduğumda anlamasa, saf saf suratıma baksa, açıklamak zorunda bıraksa beni tüm büyüsü bozulurdu. Ama anladı ya neyi kastettiğimi o hoşuma gitti işte. Telefonunu filan alsaydım lan keşke...
Neyse ana yemeğe geçelim, en son biri "Tuzla tersanelerindeki ölümler üzerine bir şeyler yazar mısınız? Çok önemli bir konu bu, sessiz kalınmamalı" demişti, ben de "hay hay" demiştim. Onu yazayım en iyisi, "hay hay" da ne acaip bir laftır, nereden geliyor acaba, Recep'e sormalı, fransızca olabileceğinden şüpheleniyorum.
Bu tersanelerdeki felaketin tek nedeni bizim türk olmamızdır efendim. "türk olmak"tan kastım karakteristik özelliklerimiz. Biz türkler öncelikle kurnaz, akabinde sorumsuz, son olarak da umursamazız. Açıkçası; biz böyle ince işlerin adamı değiliz, kimse telef olmasın oralarda boşuna. Bir kendimizi tanıyalım önce.
Mesela şimdi, vergi iadesi zamanlarında(artık kalktı biliyorum) esnaf çevresinden fiş isteyenler, kontör kartlarındaki şifrelerin kombinasyonunu çözüp sürekli beleş kontör yüklemeyi aklından geçirmişler, ev tutarken emlakçıyı aradan çıkarıp ev sahibiyle anlaşmışlar ve öğrencilik yıllarında su, elektrik saatlerini durdurmanın yöntemlerini araştırmışlar parmak kaldırsın. Dürüst olun efendim, görelim parmakları çekinecek bir şey yok, çoğunu kendimden örnekliyorum zaten.
Şimdi de her işi yumurta kapıya dayanınca yapanlar, sokaklardaki büyük yuvarlak cam şişe toplama hedelerine bir kez olsun bile cam şişe atmamışlar, borçlarını zamanında getirmeyenler, kredi kartına manyak gibi yüklenip sürekli katlanan borcunu nasıl ödeyeceğini düşünmüşler parmak kaldırsın.
Son olarak da emniyet kemerini her zaman takmayanları, seks esnasında korunmayanları, çalışan bilgisayar kasasının içine elini sokabilenleri, müzelerde ve tarihi mekanlarda "resim çekmeyin" uyarılarına rağmen bir yolunu bulup eserin resmini çekenleri, hepatif vb... hastalıkların aşılarını olmayanları görelim.
Parmak kaldırmayan kaldı mı?
Örnekler rahatlıkla çoğaltılabilir, anlatmak istediğim bizler laubali insanlarız, doğamız böyle veya sonradan böyle olmuşuz mühim değil.
Gemi inşası ağır, riskli ve disiplin gerektiren bir iştir, denizcilik bölümünde okudum oradan biliyorum. Riskleri en aza indirebilmek için kullanılan cihazların, araç gereçlerin periyodik bakımlardan geçmesi, belirli bir süre sonra yenilenmesi gerekir. Aksi halde kazalar kaçınılmaz olur, böyle büyük bir işte yaşanabilecek kaza da muhtemelen ölümle sonuçlanır. Bu bakımların, önlemlerin hepsi de maliyet demektir, işini taşeronlara yaptıran kurnaz türk tersane sahibi böyle bir masrafın altına kolay kolay girmez. Ayriyetten çalışan işçilerin de belirli eğitimleri layığıyla almaları gerekir. Ucuz işgücünü oluşturan, tahsilsiz türk işçisi böyle bir eğitimden layığıyla, önemini kavrayarak geçmez. Hepsi tamamlansa bile, bu derece tehlikeli bir işte çalışan türk kişi baretini takmaz, yüksekte kısa süreli bir iş yapılacak ise aşağıya ağ germeye üşenir...
Hee tabi şöyle de bir döngü mevcut; bahsettiklerimin maliyeti hayli fazladır, işin içine o maliyet girdiği zaman da türk tersanelerinde bu kadar ucuza gemi yapılamaz. Dolayısıyla da talep bu kadar aşırı olmaz, iş yoğunluğu azalır. Bir neden de fakir ülke olmamızdan kaynaklanmaktadır yani, paraya milletin hayatını umursamayacak kadar aç laubali mağara adamlarıyız.
En başından "bu bizim yapacağımız iş değil" deseydik keşke. Tuzla sahili plaj olsaydı komple, apaçiler koştursaydı kumlarda, ıslak beyaz slip donlarla iyice çıplaklar kampına dönseydi Tuzla sahil şeriti. 1 milyar dolarlık ihracattan olurduk ama kimse ölmezdi. Ayriyetten yemişim ihracatını da ekonomiyi de, taşınamadım bir türlü ormanıma en çok o üzüyor beni. Haberlerde vardı geçen; kadın şehir hayatından sıkılmış, dağda yaşıyormuş, hangi ülke olduğunu unuttum. Kurtları evcilleştirmiş, Kevin Costner tadında takılıyor dağın tepesinde. Çok özendim var ya, elinden yemek yiyordu kurtlar bunun, yanında koşturuyorlardı filan. Nasıl doğayla bir olmuş o kadın öyle, nasıl bir huzura ermiş, yüzü gözü al aldı vallahi huzurdan. Ne güzel insanlar var lan dünyada, binde bir ama çok güzel insanlar var.

Cevval diyor ki:
On gün kaybolursan macerasız dönme!
Para kazanacağım diye ölme, milleti öldürme!
Herkes gemi yapamaz!


Devamını da oku!>>

06 Haziran 2008 Cuma

Lüks içinde döverim seni!

Bir süre önce Babil mimlemişti beni. Unutmuşum o yüzden gecikti, en dürüst halimle itiraf ediyorum. Az önce çıkış noktası yakalayayım diyerek blogları geziyordum o esnada ampul gibi yandı bu mim. Aslında göz ardı edilmemesi gereken bir konu, şimdiye kadar dalgalanmışlardan daha bir önemli, daha bir eleştirel. Unutup da bir aydan uzun bir süre sonra yazıyor oluşumun tek nedeni eşekliğimdir, özür dilerim.
Babil demiş ki: Ben bir genç olarak rahatsızım çünkü: -burayı siz dolduracaksınız-.
Ben her geçen gün gençlikten uzaklaşıyor olmaktan rahatsız olan biri olarak rahatsızım çünkü: Dünya tamamen saçmalık üzerine kurulmuş. Bazen eğlenceli bu durum ama benim için bile dünya düzeni ciddi ele alınması gereken bir konu. Zaten bazı şeylerden rahatsız olmasam bu blogu açıp zehir saçmazdım etrafa. Neyse başlayalım...
Dünya'nın çarkı nasıl dönüyor söyle bakalım, parayla hemi Aynen öyle, toplu tüfekli savaşlar ele geçirdiğiniz topraktan para fışkırmıyorsa pek işe yaramıyor(bkz: Irak), tüm güç dengeleri ekonomi üzerine kurulu. Dünya böyle dönüyor da peki ya ekonomi nasıl döner? Paranın sürekli el değiştirmesi ile tabiki onu da ben mi söyleyeyim a'saf evladım. Ne kadar çok para, ne kadar el değiştiriyorsa ekonomi o kadar hareketli demektir. Paradan müteşekkil bir yaratıktır ekonomi, paradan uzuvları vardır, ayağını çekerseniz kolu kalkar, kolunu tutarsanız eli oynar, çükünü tu... ee neyse işte böyle bıngıl bıngıl bir yaratıktır yani ekonomi, sürekli bir şeylerden etkilenir tepki verir. Dünyadaki tüm dengesizliğin esas nedeni de bu kıpırdanmalardır, ekonominin koca penisini Afrika'dan kaldırır, Avrupa'nın ortasına koyarsanız, biraz da sıvazlamayla göbeğine zenginlik boşalan bir Avrupa elde edersiniz. Afrika'dakiler de serçe parmağını filan tutar, sonra da ziki... edepsizleşmemek için zor tutuyorum kendimi.
Ekonomi aynen böyle bir şey. Çok para arzusu ile sürekli bir taraflardan çekiştirilir bu deccal kılıklı eşşolusu. Peki ya çok para neye gerek? Şöyle düşün çocukluğuna git, sonra doğma, biraz daha git ne bileyim mağara adamı ol sen en iyisi. Ne istiyorsun sen şimdi bir mağara adamı olarak? Karnını doyurmak, barınmak, bitti. Doğadaki insanın ihtiyaçları bunlardan ibaret, ona hayatı boyunca yiyebileceğinin 10 katını versen bir işine yaramaz. Her insanın bir tüketim kapasitesi vardır, en temel haliyle. O zamanlar, herkes kendi kapasitesi kadarını tüketebilen birer ilkel iken, tüm dengeler yerindeymiş, ekonomi belki yine varmış ancak çekiştireni yokmuş, öyle dünyanın üzerine yatmış osura osura uyumaktaymış itoğlusu.
Sonra durum değişmiş ama "konfor" girmiş işin içine. Mağara adamı, mağarasına pofuduk kanepe alabilmek için bir aylık yiyeceğini feda edebilecek konuma gelmiş. İş böyle olunca yiyebileceğinden fazlası da işine yarar olmuş tabi. Ekonomi canavarını pofuduk kanepe, yemek takımı, zigon... sahibi olmak isteyen mağara adamları dürtmeye başlamış. Konfor belki ikincil bir ihtiyaç olarak değerlendirilebilir ve konforun sınırları vardır, fakat konforun ilerisi lükstür ve kesinlikle bir ihtiyaç olarak değerlendirilemez, lüks sadece modern insana alışkanlıklarından ötürü bir ihtiyaç gibi görünür. İşte dünyanın sonunu getiren kelime "lüks".
Mağara adamı lüks kavramı ile tanışınca iyice saçmalamış, götünün rahatı için kanepesine harcama yaparken nadir bulunan bir taş için 2 yıllık yemeğini verebilen bir dingil olmuş çıkmış. 1000 mağara adamının yiyeceğini, götüne soksa sokulmayacak nesnelere harcayabilecek vaziyete gelmiş. İşte ilk mağara adamı bu nesnelerin değerli olduğuna inandığı an ekonomi canavarı da uyanmış. Ekonominin bu hareketleriyle birlikte kendilerini kaybetmiş hepsi. Bu angutoğlu angutlar sonunda öyle bir kıvama gelmişler ki sırf lüks için canlarını vermişler, kümeleşmişler, ülkeler kurmuşlar, topyekün birbirlerine girmişler, birbirlerini katletmişler, değerli olduklarına inandıkları şeyler uğruna duruma uyanmamış olanları açlığa terk etmekten çekinmemişler. Tüm gelişmenin nedeni lüks olmuş, şu anda ekonominin dönmesini sağlayan insani ihtiyaçların %99'u lüks nedeniyle var. Cep telefonunu, her yıl gelişen bilgisayarları, "anneler gününde annenize tek taş alın" reklamını, milyon dolarlık tabloları, modayı, spor arabayı, markaları... konfor ile ilişkilendirebilir misin?
Dünya üzerindeki tüm ülkelerin kuruluş nedeni, tüm savaşların sebebi, inandığımız tüm ideolojilerin kökeni "lüks"tür. Lüks olmasaydı alıştığımız bu düzen hiç var olamayacaktı. Sadece konfor seviyesinde kalacaktık, çok konforlu evlerinde yaşayan ve az konforlu evlerinde yaşayan birer ilkel insan olacaktık, ancak dünyada da tek bir aç bulunmayacaktı. Herkes yiyebileceği kadarını tüketip bir kenara çekilmesini bilecekti. Savaş da olmayacaktı, çünkü savaşmak için bir neden hiç var olamayacaktı.
Ben bir canlı olarak rahatsızım çünkü: Bu dünyada zamanında "lüks" diye bir şey keşfedilmiş.

Cevval diyor ki:
Keriz gibi zengin olucam diye kasma!
Mağarayı sev, adamını koru!
Rahatsız ol!


Devamını da oku!>>

31 Mayıs 2008 Cumartesi

Rahat bırakın lan kabilemi!

Evrim teorisi var bildin? Eee bil lan onu da artık. Çok seviyorum ben bu evrim muhabbetlerini, sürekli bir saçma atışma var ya, dindar ve bilimsel çevreler arasında. Çok eğlendiriyor beni, saçma, şu nedenle saçma, sürekli bir farklı dilden konuşma inatı var ona hastayım işte. Hani biz de ilahiyatçı veya genetik mühendisi değiliz(aranızda varsa bilemem), iki alana da anca yüzeysel yaklaşabiliyoruz ama yine de farklı dillerden konuştuklarını anlamak zor değil.
Sana dna sarmallarından bahseden, mikroskobik vakaların incelemesini referans alarak konuşan bir adama "sen atalarının maymun olmasını kendine yedirebiliyor musun?" da denmez ki be kardeşim. Tabi tersi düşünüldüğünde; atalarının, gözle görülemez sınırsız güçte bir varlığın onlara meyvesini yemesini yasakladığı bir ağaçtan elma yedikleri için Dünya'ya gönderilmiş olduğunu, içinde gökten indiği yazdığı için gökten inmiş olduğuna inandığı bir kitapta okuduğundan dolayı inanan birini, dna sarmalları ve milyonlarca yıllık fosillerle ikna etmeye çalışmak niye. Birinin birini bu konuda ikna etmesi kadar mucizevi bir şey olamaz herhalde.
Tabi bu kadar tarafsız olunamaz, bana soracak olursan "sen ne ayaksın yavrum, hakemlik mi yapacan aklın sıra?" diye, ben maymun derim. Herkesin de kendi mantığıdır, düşünce yapısıdır, kimse kimseyi ikna etmek zorunda değil haliyle.
Lan zaten öğrenicez de ne olacak, çok tuhafız he cidden, yaşıyoruz işte bir şekilde. Sürekli bir merak var ya ortada, -3 bin ışık yılı uzaktaki Topolo yıldızı galiba patladı, ama ışığı bile 3000 senede anca geliyor, ondan kesin bir şey söyleyemeyeceğim... Sen emin olsan da ben kaale almam zaten o yıldızı, hee gelir çarpar beraberinde bizi de götürür, o başka. Mars'a robot gönderdi mesela adamlar, taşı maşı inceliyor. Uzaylı görmedikçe şaşırmam ben, o değişik çünkü, görülmesi zor, senin benim gibi ama farklı gezegenden, yerine göre fantastik yetenekleri filan var, olmasa bile ilginç yani yeşildir bir şeydir ne bileyim. Biz hala japon turistlerin çocuksu tavırlarına şaşırıyoruz, uzaylı görsek manyak oluruz. Yoksa; Mars'ta su bulduk, balık var mı, yok. Taşıma suyuyla dünya döner mi, o da yok. Eee içsen içilmez n'apayım ben Mars'taki suyu, plaj açıp apaçileri mi göndericez Mars'a.
Aslında öyle olsa güzel olur he, yok edilmesi gereken çok insan var yok edemiyoruz, daha bugün okudum, yok edeceksin bu adamı dedim, sonra düşündüm insan sırf balta diye öldürülmez ki, ayıp lan. Halbuki böyle olsa, göndersen başka gezegene. Tık tık bir gecede ayıklayacaksın bunları, bindireceksin mekiklere, kuyruklu yıldız gibi fijjtt diye arkasında iz bıraka bıraka uçacak gidecek adamlar. NASA'nın dolarları işe yarasın bare. Tüm zararlıları böyle şutlasak, ormana gitmeme de gerek kalmaz, Dünya ormana döner direkt.
Orman dedim aklıma geldi... Konudan konuya da böyle atlanır mı lan bu ne! Yazacak bir şey bulamıyorum diye diye başladım, aslında ne kadar çok şey bulmuşum şimdi farkediyorum.
Neyse, orman: Survival International adlı sivil toplum kuruluşuna bağlı bir ekip, Amazon'da dünyadan habersiz yaşayan kabile bulmuş, fotoğraflarını bile çekmişler. İtoğlu itler! Ben Survival International adlı sivil toplum kuruluşunun da, ekibinin de, o fotoğrafları çeken fotoğrafçının da komple züryetniskim! Ne yaptı bu adamlar? Daha önce kimsenin bulamadığı kabilenin fotoğraflarını çekti, sattı bunları National Geographic'e, gazetelere, koydu parayı hemi. Bize kadar ulaştırdılar yani kimsenin henüz görememiş olduğu kabilenin fotoğraflarını. Lan derdin araştırmaysa kendi merakını gider, gördün söyleme bare millete. Senin yüzünden bir kabile dolusu şu vakite kadar pırıl pırıl yaşamış adamın hayatı mahvoldu, dünyanın en mutlu insanlarıydı lan onlar it! Göt! Ayı mısın sen, sırf fotoğraftan kaldıracam binlerce doları diye bitirdin adamları. Benim şurada yapmak isteyip de yapamadığımı adamlar yüzyıllardır gerçekleştiriyormuş işte. Ormanın ortasında ilkel ilkel yaşıyorlarmış dünyadan habersiz. Yazık değil mi lan. Çok üzüldüm ben var ya, böyle adilik görmedim duymadım şu vakte kadar, bu derece duyarsızlığa tanık olmadım. İçim acıdı lan resmen, ok atmış adamlar bunların helikopterine tutturamamış, yıldırım düşeydi keşke o helikopterin üzerine. Gözlerim doldu yazarken var ya o derece üzüldüm ben bu habere.

Cevval diyor ki:
Dünyadan habersiz kabile bulursan çaktırma!
Kendi teorine kendin inan, milleti kastırma!
Survival International helikopteri görürsen ok at!


Devamını da oku!>>

26 Mayıs 2008 Pazartesi

Bilgisayarına iyi bak!

Internet var ya dünyanın en güzel icatı. Kettle, tost makinesi filan da çok fantastik icatlar ama örütbağ gibi değil. Ben şu geçen 3 günde bunu anladım; internet çok güzel bir şey.
Çok yalnız hissettim ben kendimi bu 3 günde, bir parçam hep eksik oldu. Mesela şimdi ne yazacağımı bilmeden patır patır yükleniyorum ya klavyeye, bu 3 günlük ayrılık olmasa ben böyle aklıma geleni yazmazdım, önce bir konu belirler, üzerine yazardım. Nasıl bir özlemse artık.
Internete kavuştum da bilgisayarım henüz tamir olmadı, teknik servisin soğuk masasına yatmış bekliyordur şimdi mazlum mazlum. Birazdan arıyıcam, yine "çok meşgulüz ilgilenemedik hede hödö..." derlerse çok temiz küfür edicem. Temiz derken, "net" manasında...
Aradım sordum, arızayı tespit etmeye çalışıyorlarmış, üstü kapalı küfür ettim o yüzden, yarını bekliyorum temizleri için.
Internete de şu şekilde kavuştum. Direkt gittim bir arkadaşımın(hain arkadaş Evren) evine, "senin işin gücün yoğun, bu işlere ayıracak vaktin yok, hem çocuk musun ne oyunu, interneti" dedim, hemen akabinde kasayı sırtladığım gibi koşmaya başladım, ne olduğunu bile anlayamadı. Onun bilgisayarını kullanıyorum şimdi. Firefox'u modifiye ettim, bir iki program indirdim, biraz da mp3'le yeni gibi oldu. Kasayı kendi kasamın yerine, monitörün yanına koydum. Tam göz hizasında mavi bir led var, işlem yaparken yanıp yanıp sönenlerden, kör edici bir ışık, lazer kıvamında, 1 saat içinde yanıp sönmelerde yumruk etkisi bırakmaya başladı. Az önce onun da üzerine siyah kablo bandı yapıştırdım, hiç eksiği kalmadı, hehehe.
Bu arada yeni bir şey daha anladım ki; bilgisayar çok kişisel bir şeymiş. Benim bilgisayarım da öyledir mesela, gizli dosyalar, alakasız programların "data" klasörleri içine yerleştirilmiş resimler vs... Adamın tüm gizlisi saklısı evimde duruyor şimdi. Kötü emellerim yok tabi, öyle bakıp bakıp geçiyorum ama eğlenceli bir şey birilerinin özelini dikizlemek. Aslında önceden gözlemlenmiş özelleri gözlemledim de diyebiliriz, neyse ayrıntıya girmenin maksatı yok. Hee bu arada, konu bulamadıkça bu blogda hep aynı adama yükleniyorum, zamanında bana "lan şerefsiz, ele güne rezil edeceğine bari bir fotomu sıkıştır köşeye de talibim çıksın" demişti. "blogun konseptine aykırı hocu o işler, desti izdivaç mı lan bu" diyerek höykürmüştüm karşılığında. Şimdi kendi bilgisayarını kullanarak, hala adam üzerinden prim yaptığımı farkettim o yüzden resmi koyuyorum en tepeye. İlgilenene veririm numarasını da. Hadi hayırlısı.
Birilerinin özeline girmek gerçekten de çok eğlenceli ama, sırf Evren'e özelini kurcaladığımı belirtmek için yazmadım yukarıdakileri. Hatta düşününce(lan her yazıda bir "düşününce" var, "Düşününce:" başlıklı bir blog açasım da gelmedi değil) uzun oldu lan paragraf, heh ne diyordum ben... Evet düşününce; "basın yayın" dediğimiz kaypak teşkilatın yaptığı işlerden politika gibi bütünü ilgilendiren ana başlıkları çıkartırsak geriye kalanların tümü "özele girmenin hazzı" üzerine şekillenmiş. Magazini bu şekilde tanımlayarak "ahanda tespit yaptım" diyecek değilim, onu kastetmiyorum. Mesela cinayet, hırsızlık, kapkaç, gasp, darp, tecavüz vb... haberleri. Bizler bunlarla ilgileniyoruz ki yapılıyor. "I" kişisi "O" kişisine tecavüz edince bize giren çıkan var mı? Yok. Olması için "O" kişisi olmamız gerekli. Ancak okuyoruz biz bu haberi. Tamam bu bir suçtur neticede, ancak bir olayın suç teşkil ediyor oluşu o olayla ilgilenmemizin nedeni olamaz. Tecavüz eden için de mağdur için de kişisel durumlardır bunlar.
Biz sadece öğrenmeyi seviyoruz işte, ormanda ceset bulununca öğreniyoruz biz onu, katili de yakalandıysa seyrine doyum olmuyor, katil kelepçeli ellerini kaldırıp ceketini kafasına geçirmeye çalışırken yüzünü görebilmek için ayrı bir efor sarfediyoruz biz. Katilin neye benzediğini merak ediyoruz. Elinde mikrofonla "neden öldürdünüz?" gibi dünyanın en salakça sorusunu soran adam oluyoruz bir anda.
O sorular da muhteşemdir, bir adam suçlu ise, nasılsa savunanı olmadığından, böyle cevap almaktan çok suça dikkat çekmek için sorarlar ya. Hani ağır bir suç işlesem o anda zaten hayatımın tükendiği belli, eğlenebileceğim son dakikaları bu muhabirle uğraşarak geçirirdim. Televizyon başındakilere apayrı bir şov sunardım:
-Cevval neden öldürdün suçsuz, masum, zavallı insanları?
-Muhabirdi onlar, seni de aldım listeye en geç 10 sene sonra kapındayım.
...
-Cevval, KımılBank'ı hortumladınız mı?
-Yoo direkt içini boşalttık, neden ki?
...
-Sekiz kişiyi ezip olay yerinden kaçtığınız doğru mu? Sarhoş muydunuz?.
-Dokuz kişi dokuz! Teki kaputa yapıştı kaldı, parça parça döküldü sonra yolda.
Giderayak bir sansasyona imza atmış olurdum böylece. Az önce mola verdim, bir şeyler atıştırırken tv'ye bakıyordum. Son olarak bir şey daha farkettim, Cine5'in habercilik anlayışı şahaneymiş. Bu bahsettiğim bizi ilgilendirmeyen olayların hiçbiri yok bültende. Açmışlar Youtube'u, 5 sene önce İspanya'da milleti kovalayan boğanın videosunu bulmuşlar, dağdan yuvarlanan kayakçı bulmuşlar, böyle ilginç kaza görüntülerinden derlemişler, aha demişler haber budur. Çok güzel bence.
Ohhh yazdım rahatladım, ben şimdi internetin diğer nimetlerinden faydalanayım. Yorr eantiii!! Yoorr eanti soşıaall! trilalala...

Cevval diyor ki:
Bilgisayarın bozulursa üzülme, dünyada milyarlarca var!
Sana sormadan harddiskine format atan bilgisayarcıya reset at!
Youtube engellenince Cine5 izle! (aynı ki)


Devamını da oku!>>

20 Mayıs 2008 Salı

İşin aslını söyle!

Biri sigara uzatınca, özellikle de az samimi olduğun veya yeni tanıştığın biriyse, otlakçı izlenimi bırakmamak için "yok, teşekkür ederim, şimdi içtim..." filan dersin ya. İşte ben onu dedikten sonra nedense sigarayı aklımdan çıkaramıyorum, hemen bir tane yakmak istiyorum. Cebimden çıkarıp yaksam garip bir durum yaşanacak, adam "ben sigara uzattım almadı cebinden çıkarttı" diyecek. Sabırsızlıkla bekliyorum o yüzden. Adamdan uzaklaşırsam hemen bir tane yakıyorum veya onun sigarasını söndürmesini bekliyorum, sonra bir yarım sigara içme süresi kadar daha bekliyorum. Neden benim sigaramı almadın da kendininkini içiyorsun, diyecek olsa "o zaman canım istemiyordu ki şimdi canım çekti" diyebileceğimden emin olunca yakıyorum bir tane. Nezaket ne uyduruk şeydir yarabbim.
Halbuki farklı olsa, içimizden konuşamasak mesela, nezaket de ortadan kalkardı. Daha mı iyi olurdu ne. Aklına ne geliyorsa söylüyorsun yani, öyle düşün. Tabi bu, şu şartlarda uygulanabilir bir şey değil, uygula diye demiyorum zaten, ancak en başından böyle olduğunu düşün. İnsanlık tarihi boyunca herkes aklına geleni veya ne istediğini direkt söylemiş olsa, lafı dolandırmadan ilk akla gelen ile kendini ifade etse. İngilizlerin bir numarası olmasa yani. Ne acaip olurdu di mi?
-Sigara?
-Valla hacım aslında canım pek istemiyor ama reddetsem hemen akabinde sigara içesim tutacak, ızdırap olacak o bana. Böyle tuhaf saplantılarım var benim. Otlakçı da değilim ama. Keşke hiç uzatmasaydın, bak çelişkilerdeyim şimdi.

-Hı? Hee ee... İyi o zaman al sen bunu, ben bi arkadaşlara bakıp geliyorum.

Artık olmaz tabi böylesi, en başından olsa olurdu. Ya deliye ya ayıya çıkar adamın ismi.
Gerçi çocukluğumda görmüştüm ben böyle bir ayı. Çok düşündürmüş ki beni, birebir hatırlıyorum olanları: Ailecenek bir düğüne gitmiştik zamanında, sabiyim henüz. Birileri hayatlarını mı birleştiriyordu yoksa birinin çükünü mü kesiyorlardı onu tam hatırlamıyorum. Neyse etrafımızda sürekli babamın iş arkadaşları ve aileleri var. Bunların arasında da "ayı Fahri" lakaplı bir adam bulunuyor, çekinmeden "ayı Fahri" diye sesleniyor herkes adama. Düğünün sonlarına doğru masada oturmaktayız, aile reisleri rakıları yuvarlamış, bu ayı başladı yanındaki adama "bu kadın kurtardı lan seni, sürünüyordun yoksa..." demeye. Bağıra bağıra söylüyor, kendi gülüyor, adam gülüyor, masadakiler de gülüyor. Görüntü adam espri yapıyormuş gibi ama alakası yok. Coştukça coştu herif "bu kadının parasını yiye yiye nerelere geldin beaa!". Millet güldükçe aldı bu gazı "benim özüm sözüm bir, kimsenin arkasından konuşmam, senin ağzın kokuyordu biz biliyoruz bu kadın kurtardı seni". Haydaa. Tüm masa hala gülüyor, anlam veremiyorum bir türlü. Lan arkasından konuş daha iyi, herifi karısının, tüm arkadaşlarının yanında bağıra bağıra aşağılayacağına arkasından konuş, ayriyetten konuşmak zorunda mı bırakıldın da bu yolu tercih ettim. Ne ki yani bu şimdi.
Sonra düğün bitti, ayı Fahri ve ailesi aşağılanan adamın arabasına doluşup hep birlikte gittiler. Daha dünyayı doğru düzgün anlamlandıramadan böyle tuhaf insan ilişkilerine tanık olmak çok ağır geldi bana o gün. O yaşananlar nasıl bir kafa güzelliğinin ürünüydü, alkol adamı böyle yapıyorsa bana tükettirdikleri nedir, hala daha kavramakta güçlük çekerim.
Dediğim gibi olsa bu adamdan da olmazdı ortalıkta. Dediğim gibi olsa espri diye de bir şey olmazdı, mecaz da olmazdı. O yüzden bu adamdan da olamazdı, yaptığının ismi birine küfretmek olurdu, millet gülmez yaptırımını ona göre belirlerdi.
Pek eğlenceli olmazdı aslında, biraz robotumsu(android) olurdu hayat. Espri, mecaz, nezaket, tabu, ima, yalan, sanat, mübalağa, ahlak, özel hayat vesaire vesaire, daha doğrusu düşündüğünü gizlemek diye bir şey söz konusu olamazdı. Ama bunların yanında şahane de bir özgürlük kavramı gelişirdi işte.
Düşünsene her insanın aklından geçebilecek her şeyin somut örnekleriyle tarih boyunca yaşanmış olduğunu, en azından dile getirilmiş olduğunu. Dünyanın en sapık adamının kafasındaki her şeyi dile getirdiğini düşün veya şu anda çevrende gözlemlediğin en mutasıp insanın aklından geçen en abuk en saçma en gizli düşünceleri aklından geçirmediğini, direkt söylediğini düşün. Tamamen şeffaf yani herşey, en gizlimiz saklımız ile neysek tüm çevremiz için de oyuz. Ve bu şu anda düşününce geldiği gibi ürkütücü gelmiyor, çünkü farklı bir yol bilmiyorsun. Çevrendeki herkes de senin gibi, sen kimseyi ayıplayamıyorsun, onlar da seni ayıplayamıyor. Ne acaip olurdu lan.
Ülkeler arası ilişkiler bile bambaşka olurdu, bürokrasiye yer kalmazdı:
-Merhaba, biz ülkecenek Avrupa Birliği'ne katılmayı planlıyoruz.
-Vallahi hocam bana soracak olursan biz sizi almayız, şimdi zaten ekonominiz filan bombok, eee insanınızın kültür seviyesi de Avrupa standartlarından hayli uzak, serbest dolaşım versek kötü durur yani bizim ülkemizde sizin insanınız. Ben zaten sizin ırkınızdan da çok haz'etmem. Ama sen yine de sor diğer arkadaşlara.

-Tamam bir de diğerlerine sorayım o zaman. Bu arada sizin ülkenizin de kültürlü vatandaşlarınızın da komple götüne koyayım, bir savaş çıksa ilk size dalarız.
-Dalın da görün ebenizin nükleerini.
.................................
-Merhabalar biz Avrupa Birliği'ne katılacaktık, az önce Finlandiya'yla konuştum, baya bir lölö yaptı, sizin fikriniz nedir?

-Aslında katılsanız iyi olur, stratejik açıdan bizim işimize gelir yani. Ama diğerleriyle konuşmuştum ben önceden sizi aramıza katsak mı diye, pek istemediler, zor yani sizin iş.
-Eyvallah hacım, görüşürüz sonra.
-Baybay.

Karşı cinsle münasebet de apayrı bir şekil alırdı:
-Merhaba, az önce siz geçerken kalçalarınıza dikkatlice baktım da, şahaneymiş bence. İş çıkışı isterseniz bir şeyler yiyelim birlikte, aç olursanız yeriz yani, ben normalde biraz daha geç yerim ama siz bilirsiniz. Olmadı direkt bize gider sevişiriz. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda.
-Hay hay. Lakin şimdi ben öyle sevgili filan pek istemiyorum. Arkası gelmeyebilir yani, tabi performansa da bağlı.

-Peki o zaman akşam görüşmek üzere, atraksiyon sonrası duruma göre tekrar konuşuruz bu konuyu.
N'oldu utandın mı? Daha edepsizce olurdu da ben yumuşattım onu.
Aynen böyle olurdu da daha mı iyi olurdu, daha mı kötü olurdu, ona karar verebilmiş değilim işte. Deneyip görme ihtimali de yok haliyle. Bu da cevapsız bir soru olarak kalsın artık abuk subuk işlere yorduğum zihnimde. Hadi bitti.

Cevval diyor ki:
Bir adamın lakabı "ayı"ysa, onla samimi olmayacaksın!
Ben istemedikçe sigara uzatma!
Avrupa Birliği'ne nah gireriz!


Devamını da oku!>>