Yeni bilgisayar edindim, yarı yarıya yeni sayılır. En azından çin malı, inanılmaz hafiflikte(muhtemelen malzemeden çalmışlar) yeni siyah kasam ile yeni bilgisayar almış gibi hissediyorum kendimi. Sonunda teknik aksaklıklardan ötürü bu ay boynu bükük kalmış blogumu güncelleme fırsatı da bulabildim.
Bilgisayar olmayınca evde durulamıyor, yazın da sosyal olunamıyor, ben bunu anladım geçen bir haftada. Ne pis sıcak yaptı, bu ne bea! Sigarayı bile dörder beşer alıyorum, bakkala giderken bronzlaşmamak için. Beyazım, mutluyum.
Bu geçen zaman zarfında ara ara akşamları bir iki arkadaşımla ormana gittim, biraz vakit geçirdim, alkol alıp ormanın dinginliğinde huzur buldum da az çok internet eksiğimi unutmamı sağladı.
Bir de televizyon ne kıytırık icattır, aslında güzel fikirmiş en başından ama çok boktan bir hal almış şimdilerde. Nasa üssü gibi benim çatım, diktim çanakları, 1500 küsür kanal var, 1500'ünde de izlenecek bir şey bulunmaz mı be kardeşim, Fashion TV'yi bile her açışımda pezevenk kılıklı modacıların röportajlarına denk geldim bir hafta boyunca.
İyi, benim bu dünyaya açılan kapımın kapandığı dönemler Avrupa Şampiyonası'na denk geldi de az çok eğlenebildim. Nasıl da bir manyaklığa doğru gidiyorsak, her üç reklamdan ikisi Milli Takım içerikli, haber bültenlerinin yarısı Milli Takım haberleri; Arda antremanda osurdu, evet millilerimiz yarı final öncesi koşuyorlar, evet şu anda millilerimizi koşarken görüyorsunuz, hakkaten koşuyorlar çok enteresan sayır seyirciler, şimdi de ekranlara Semih'in attığı golü 823654. kez Wining Eleven animasyonuyla getiriyoruz(atv yamuk yaptı, vermiyor görüntüleri)... Bu durum en çok da reklamcılara yaradı, yarı finale gelemesek o animasyonla bezenmiş pahalı reklamlar çok kötü patlayacaktı ellerinde. Bir de Helldorado'ya acaip yaradı.
Bu arada transformers milli takımın tuhaf performans grafiğinden hiç söz edesim yok, söyleyecek bir şey yok çünkü. Hırvatistan maçı bittiğinde Fatih Terim'i yakalamışlar, adamdan açıklama bekliyorlar. Ter içinde durdu, baktı baktı mikrafona, "demek ki gol yemeden açılamıyoruz" dedi. Euheuehueh takımın teknik direktörü yav bu açıklamayı yapan. Takım üzerine en teknik sözü söyleyebilecek insan bunu dedikten sonra, millet daha neyi yazıp çiziyor anlamış değilim. Cidden de dünyanın en tuhaf maçlarını izledik, kendi tuhaflığımızdan ötürü olsa gerek. Maç galibiyetlerini de birbirimizi vurarak filan, en enteresan şekillerde kutluyoruz ya, işin tuhaflığı git gide artıyor. "maç bilançosu" diye bir terim var bu ülkede, maçın ertesi günü haberlerde hava durumu gibi yayınlanıyor. Bu da çok tuhaf bir durum bence.
Aslında bu ülkede her olay hava durumu gibi yayınlanıyor enteresandır. Kuş Gribi: Adana;8, Mersin;12 Van:11 Konya;3... Bu yılın trafik blançosu: Toplam; 1875 Karayollarına göre dağılımı; Afyon-Ankara:318... Kırım-Kongo kanamalı ateşi: Van:7 Samsun:9 Trabzon:5...
"Kırım Kongo Kanamalı Ateşi" de ne acaip hastalık ismidir. Gerçi eşek değiliz, araştırdık; hastalık Kırım'da ilk kez görülüp, yayılımını Kongo'ya kadar sürdürdüğü için böyle bir isim almış. Tahminen kuşların göç yolları ile alakalı bir durum. Yoksa düşününce insanın "Kırım nerde, Kongo nerde lan ayı" dememesi işten değil. Kırımla Kongonun tam ortasında bulunmamızdan ötürü bizde bolca yayıldı galiba virüs.
Ben, "bana bir şey olmazcı" türk boyundan geldiğim için pek sallamıyorum ama bu durumu, yakın zamanda kampa gitmeyi filan planlıyorum hatta. Önceden bir kene macerası yaşamıştım zaten, tecrübeli sayılırım bu konuda.
Bu anıyı daha önce yazdım mı, hatırlamıyorum. Yazmadım ama sanırım, yok yok yazmamışım. Neyse işte, geçen yazın kene uzmanlarına çok para kazandırdığı dönemlerinde ben gidip çadırımı kurmuştum ormanın ortasına. Gitmeden önce de çevremin ve öncelikle babamın, "çok sakat bak, kene ısırır ölürsünüz..." içerikli serzenişlerine esprili yanıtlar verdim, bir güzel tiye aldım, otoritenin onuruyla oynadım. Son ana kadar da babam çok diretmişti.
Kampa gidildi dönüldü, eve geldiğim günün akşamı vücuduma saplanmış siyah bir şey gördüm. Kene olabileceği aklıma gelmedi, pek böcek gibi durmuyor o şey, ufak taş veya tahta parçası gibi bir görünümü var, kolu bacağı pek farkedilmiyor yani, sert de bir mahlukat. Tuttum, çektim çıkardım ben bunu. Çıktıktan sonra farkedebildim kene olduğunu. Öncelikle babam olmak üzere, tüm çevreme "yaaa ben demiştim hıyarağası..." deme imkanı tanımak o an ölümden daha ağır göründü bana. Başıma bir şey geldikten sonra birinin "ben demiştim" demesi kadar sinir bozucu bir şey olamaz bence. Tabi tüm uyarıda bulunanlara, "yaa ne panik adamlarsınız allasen, ben umursamaz ve ne yaptığını bilen bir insanım, farkettiyseniz sizin bu tırsak uyarılarınıza soğuk kanlılıkla gülüp geçiyorum keh keh keh..." cevabı vermemin de etkisi var. Hastaneye filan gitmedim, beraber kampa gittiğim arkadaşlarımdan başkasını da haberdar etmedim durumdan.
O gece internette biraz araştırdım hastalığın belirtilerini, baktım benzer bir durum yok. "şimdi yatıp da yarın kalkamamak var" diye düşünerekten uyuyakaldım akabinde, ertesi gün gözümü açtığımda da yeniden doğmuş gibi mutlu oldum. Ölüm riski alarak onurumu kurtardım, kimseyi haklı çıkarmadım. Kendimle gurur duyuyorum.
Çok sıcak var ya hava çok sıcak. Kapıyı açıyorum, pencereyi de açıyorum, ceyran yapıyor ikisinden biri kapanıyor. Tekini açıyorum, ceyran yapamıyor pişiyorum, aralarına bir şey sıkıştırayım ben en iyisi, kapanmalarını engelleyeyim, rüzgarın kaba kuvvetine karşı zekamı kullanayım. Hadi ciao bella.
Dipnot: Bilgisayar yeni olduğundan fotoşop vs... bir şey yüklü değil. O görseli "paint"de hazırladım. Çektiğim ızdırabın tarifi yok, bol küfürlü bir benzetme var onu kullanmak istemiyorum.
Cevval diyor ki:
Kene ısırırsa kimseye çaktırmadan hastaneye git!
Vantilatör dünyanın en güzel icatlarından biridir!
Almanya maçını alırsak, mutluluğunu el bombasıyla sergile!(şaka lan şaka hayvan adam seni)
Devamını da oku!>>